Prof. Dr. Ahmet Taşağıl

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü

XV. ve XVI. Asırda Türk Dünyasının Coğrafyasına Genel Bir Bakış

  1. XV. ve XVI. Asırlarda Türk Dünyasının Sınırları

Günümüzde dahi iki kıta’da yayılmış bulunan Türk dünyası, XV ve XVI. asırlarda ancak üç kıtaya sığabiliyordu. Bir ucu Yakutistan’la Asya’nın en kuzey-doğu bölgesine uzanan o zamanki Türk dünyası, Kuzey Afrika’nın batı kenarı Fas’a kadar gitmişti. Orta Avrupa’da bir yandan Viyana kapılarına dayanan Türk akıncıları kuzey batıya doğru daha da ilerleyip Vistül Irmağı’nda atlarını suluyorlardı. Güney-doğuda ise Hindistan, Türk hâkimiyetine girmiş, İran, Afganistan, Pakistan zaten asırlardan beri Türk idaresinde kalmıştı.

Söz konusu asırlarda Türk dünyasının doğu ucu biraz problemlidir. Aslında Çin tarafı Tun-huang’daki Yü-men-kuan-chin (Yeşim taşı kapısı geçidi)’den başlamakta idi. Fakat, Cengiz Han döneminden itibaren Türk ve Moğol boyları coğrafî olarak karışık bir halde yaşadığından kuzey doğu sınırlarını tam tespit etmek zordur. Yine de Kırgızların yaşadığı Sayan Dağları, bazen Altay Dağlan Türk ve Moğol boylan arasında bir hat kabul edilebilir.

XV ve XVI. asırlarda, tarihinde hiç bir zaman kaplamadığı kadar geniş bir alana yayılan Türk dünyasının sınırlarını şu şekilde belirtmek mümkün olabilir:

Ural Dağları’nın doğusunda Tobol ve İşim, İrtiş ırmaklarının Obi nehrinde buluştukları bölge Batı Sibirya’da en kuzey sınırdı. Burada 15S0’li yıllara kadar Altınordu’dan doğan Sibir Hanlığı hüküm sürmüştür. Belirlediğimiz bu noktadan, Sayan Dağları’nın kuzeyini içine alacak şekilde Baykal Gölü’ne doğru uzanan bir yay çizebiliriz. Yukarıda söylediğimiz gibi, tarihin derinliklerinden beri Türk yurdu olan bu bölgelerde, Türk boylan ile Moğol boylarının arasında kesin sınır belirlemek çok zordur. Ötüken’de yani Orhun, Selenga ve Tola ırmaklarının havzalarında artık Moğol unsurlar hâkimdir. Bu karışık manzara karşısında, Baykal Gölü’nden Çin Seddi’nin batı ucuna, Gobi Çölü’nün batısından geçen bir hat çizilebilir. Alaşan Dağları, Etsingöl bataklıkları, Sarı Uygurların yaşadığı Kansu ve Ordos bölgelerinin bir kısmı Kukunor, nihayet Tun-huang’ın batısından Kumul, yani Hami’ye varılabilir.

Türk bölgelerinde baş gösteren siyasî istikrarsızlık ve küçük devletler ile beyliklerin ortaya çıkması, zamanla Moğol unsurlarının batıya doğru kaymasına ve Çin’deki Ming hanedanının ilerlemesine yol açacaktır. Dolayısıyla Türk dünyasının sınırı daha batıya gelecektir.

Hami’den sonra güney sının Pamir Dağları’na kadar belirlemek çok kolaydır. Altın Dağları’nı, Karakurum Dağları’nı takip ederek Hindukuşlara kadar güneye kavisli bir yay çizmek yeterlidir. Lobnor’dan itibaren Çerçen, Hoten, Yarkend, Çarklık gibi merkezler bu hattın üzerindedir.

Hindukuş Dağları’nın hemen batısından güneye dönen sınır 1526 yılından sonra Keşmir, Himalayalar, Ganj nehri üzerinden Bengal Körfezi’ne ulaşmıştır. En geniş sınırlar burada Hint Okyanusu ile son bulmaktadır. İran ve Afganistan zaten yüzyıllardır Türk yurdu halinde idi. Pakistan ve Hindistan, Babür Şah sayesinde XV ve XVI. asırlardaki parlak Türk dünyasına katılma şerefi kazandılar.

XV ve XVI. asırlarda Türk dünyasının en kuvvetli ve parlak devleti hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu idi. Basra Körfezi’nde Basra şehriyle başlayan sınır, sahili takip etmek suretiyle Lahsâ {günümüzdeki Birleşik Arap Emirlikleri) üzerinden Umman’a yani Arap Yarımadası’nın en güney doğusuna ulaşıyordu. Böylece Maskat şehri ile Hint Okyanusu sahilleri Osmanlıları tanımış oluyordu. Buradan batıya doğru dönerek Hadramut, Yemen, Hicaz ve Necit’in de alınmasıyla Kızıl Deniz bir Osmanlı gölü gibi görünüyordu. Ancak, Arap Yarımadası’nın ortasındaki çöllerin tam Osmanlı idaresine geçtiği söylenmemektedir.

Bu asırlarda Türk dünyasının üç kıtaya sığdığından bahsetmiştik. Afrika’da Habeşistan’ın ortalarında, Musavva şehrinin güneyinde Babü’l-mendep Boğazı’nın kuzeyinden başlayan Osmanlı İmparatorluğu sınırı, önce güney batıya sonra kuzey doğuya doğru hat çiziyor. Sudan’ı içine aldıktan sonra Büyük Sahra’ya dalıyor, bütün Trablusgarp’ı (Libya) kuşatıyordu. Trablusgarp’ın güney batısında Gat şehrinden itibaren kuzeye dönen sınır, Tunus’ta tekrar yönünü batıya çeviriyordu. Bugünkü Cezayir’i tamamen içine aldıktan sonra Akdeniz’e ulaşıyordu. Daha batıda bulunan Fas ülkesi de Osmanlı himayesinde idi. Eğer Fas da dahil edilirse Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının Atlas Okyanusu’na kadar uzandığını kabul etmek gerekmektedir.

Osmanlılar, XV. asrın başında, Ankara Savaşı yenilgisi akabinde bir sarsıntı geçirdilerse de daha sonra toparlanıp, II. Murad zamanında Balkanlar’da yeni fetihlere başladılar. Birbiri ardına yapılan akınlar ve kazanılan savaşlar neticesi Osmanlı sınırlan batı ve kuzey-batı istikametlerinde sürekli genişledi. Mora Yarımadası 1460’ta tamamen fethedilirken 1480’lerde Osmanlılar, Bosna-Hersek’e kadar uzanmışlardı. 1528’de Hırvatistan’a dek yerler de ele geçirilmişti. Yani artık sınır Adriyatik Denizi’nden başlıyordu. Buradan, Slovenya-Hırvatistan arasından kuzeye doğru bir hat çizildiğinde, Zitvatoruk ve Uyvar’a kadar uzanan bir sınır çizgisi ortaya çıkmaktadır. Uyvar’ın kuzeyinden Orta Macaristan’ı içine alabilecek şekilde doğuya doğru yay çizen sınır, Erdel’in kuzeyinden Podolya’da kuzey-doğu yönünde yeni bir yay daha teşkil eder. Boğdan ve Besarabya’dan sonra hafif güney-doğuya yönelip, Moldavya’yı içine alarak, tamamen doğu istikametinde ilerler ve Kırım Hanlığı’na ulaşır. Kırım Hanlığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu tarafta en son sınırıdır. Ama Türk dünyası, Don Nehri’nden sonra kuzey istikametine doğru devam etmiştir.

Karadeniz’in kuzeyine gelince: Altınordu’nun tarih sahnesinde yerini kaybetmesiyle ortaya çıkan hanlıkların birbirleriyle mücadeleleri yüzünden sınırlar XV ve XVI. asırlarda sürekli değişmiştir. Ama 1450’li yıllardan itibaren, Moskova’nın dibinde Kasım şehri en önemli merkez idi. Sınır da adı geçen şehrin kuzeyinden geçiyordu. Bunun güney doğusunda, Kazan Hanlığı ve Başkurt ve Çuvaş bölgeleri ile sınır Ural Dağları’na kavuşmakta idi. İtil (Volga) Nehri’nin bir kolu olan Kama (Çulman) Irmağı havzası bu civarda yaşayan Türk boyları için önemli bir kuzey hattı oluşturuyordu.

B- XV ve XVI. Asırlarda Türk Dünyasında Devletlerin Bölgelere Göre Dağılımı

Yukarıda sınırlarını çizmeye çalıştığımız XV ve XVI. asırlarda Türk dünyası çok sayıda devlete sahipti. Bunların bir kısmı hanlık ya da beylik seviyesinde iken, diğer kısmı dünya siyasetine yön veren büyük imparatorluklar durumunda idi.

İki yüzyıllık zaman dilimini ele aldığımızda, bu sürede sona eren devletlere tesadüf ettiğimiz gibi, yine söz konusu devrede kurulan siyası teşekkülleri de görmekteyiz. İlk bakışta kompleks görünümü verse de kuzeydoğudan güneydoğu istikameti takip edilerek bu devletler vığınının coğrafî dağılımını incelemek mümkün olabilir.

Sibir Hanlığı, Ural Dağları’nın doğusunda, o zamanki Türk dünyasının en kuzeyinde bulunan devletçik idi. Altınordu Devleti’nin dağılmasından sonra ortaya çıkmış olan bu hanlık, fazla bir siyasî rol oynamamasına rağmen 15801i yıllara kadar varlığını devam ettirebildi. Onun hemen güneyinde, Aral Gölü’nün kuzeyinde Cungarya’dan Yayık Irmağı’na kadar uzanan bozkırlarda Kazaklar yaşıyordu. Doğu Türkistan’da Çağataylılar, Altay Dağları’nda ve kuzeyinde Kırgızlar yaşıyordu. Zaman zaman Batı Türkistan ve Harezm ile Afganistan’a da yayılan Çağatay Hanlığı’nın esas ağırlık merkezi Yedisu ve Doğu Türkistan idi. Timurlular’ın hâkimiyeti zayıfladıktan sonra II. Esen Buka idaresi canlandı (1429-62) ve XVII. yüzyıla kadar varlığını sürdürdü.

Maverâü’n-nehir’de ise, Altınordu Hanı Özbek’in neslinden gelenler 1501’den itibaren hükümran oldular ve bu civar ile Harezm’de kurulan hanlıklar (Buhârâ ve Hive) XVI. yüzyıl boyunca devam etti.

Bahsettiğimiz tarihî bölgelerin güney batısına doğru gelindiğinde Horasan’a varılır. Horasan, tarih boyunca İran dünyası ile Orta Asya dünyası arasında köprü ya da kapı vazifesini görmüştür diyebiliriz. Ancak, Horasan tarihi bu asırlarda İran, hatta Azerbaycan tarihi ile birlikte gelişmiştir. Maverâü’n-nehir’de doğan Timur İmparatorluğu kısa zamanda Orta Asya ve İran yönüne doğru gelişti. Kuzeyde Kıpçak bozkırları, Azerbaycan, hatta Anadolu Timur tarafından istilâ edildi. Fakat, imparatorluk daha XV. yüzyıl başında zayıfladı ve ancak 1500-1506’lara kadar Maveraü’n-nehir ve Horasan’da varlığını sürdürebildi.

Timurlulardan sonra İran coğrafyasında hâkimiyet ve idare merkezinin ağırlığı batıya Azerbaycan’a doğru kaymıştır. Hatta Timurlulardan önce Celayirliler devletlerim, İlhanlılardan sonra 1336-1432 arası Irak ve Azerbaycan’da kurmuşlardı. 1380-1468 yılları arasındaki 88 yıllık devrede Karakoyunlular da aynı bölgede tarih sahnesinde görüldüler.

Biraz daha batıya kayarak Azerbaycan ve Doğu Anadolu’da 1378’de kurulan Akkoyunlular, 1508’e kadar varlıklarını sürdüren ayrı bir Türk devleti idi.

İran sahasında kurulan en uzun ömürlü devlet şüphesiz Safevîler’dir. Şiîliği esas alarak yükselen bu Türk devleti, Azerbaycan merkezli İran devleti idi. 1501’de kurulup 1732’de yıkıldı.

Afganistan ve Hindistan tarafları, daha Gazneliler zamanın da 963’ü takip eden yıllarda Türklükle tanışmıştı. Daha sonra Kuzey Hindistan’da Delhi Sultanları 1206-1555 yılları arasında hüküm sürdüler. Bu hanedanlıklar şunlar idi: Muizzî (Memlûk), Halacîler, Tuğluklar, Seyyidler, Lodîler, Surîler (Afganlar).

Bengal taraflarında Bengal Sultanları (1336-15’i6), Keşmir’de Keşmir Sultanları hüküm sürüyordu. Gucarat Sultanları ise, Hind Okyanusu’nun kenarında olmak avantajıyla diğer devletlere göre ayrı bir önem kazanmıştı. Cavnpur Şarkî Sultanları, Hindistan coğrafyasında varlığını sürdüren bir başka sultanlık idi.

Merkezî Hindistan’da Mâlva Sultanları, Kuzey Dekken’de Behmenîler, Handeş Farukîleri gibi diğer hanedanlıklar bulunuyordu.

Hindistan’ın Türk çağında esas şahlanışı XVI. asırda olmuştur. 1526’da Timur neslinden gelen Bâbür, Hindistan’ı fethetmeye başlayarak kendi adını taşıyan imparatorluğunu kurdu. Bu devletin bakiyeleri 1858 yılma kadar Hindistan’da varlığını sürdürmeyi başarmıştır.

1169 yılında Mısır’da Selâhaddin tarafından kurulan Eyyûbî Devleti, XV. yüzyılın sonlarına (1462) kadar hüküm sürerken çeşitli kollara ayrılmıştı. Mısır, Şam, Haleb, Diyarbekir ve Yemen olmak üzere beş farklı bölgede idareler kurulmuştu.

XV ve XVI. asırlarda Mısır ve Suriye’de en parlak devlet olarak Memlükler karşımıza çıkmaktadır. Memlûk Sultanlığı, Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki galibiyetine kadar kuvvetli bir devlet halinde adı geçen bölgelerde kaldı.

Anadolu coğrafyasında XVI. asır, parlak Osmanlı hakimiyeti altında geçmiştir. Ancak, bir asır öncesi Ankara Savaşının sonucunda Timur istilâsı ve fetret devri eski Anadolu beyliklerinin canlanmasına sebep olmuştu. Candaroğulları, Menteşe, Alâiye, Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Hamidoğulları, Saruhanoğulları, Tâceddinoğulları XV. asrın ilk yarısında tamamen Osmanlı Devle-ti’ne dahil oldular. Osmanlıların Anadolu’daki en büyük rakibi Karamanlılar dahi bu devrede kesin olarak itaat altına alınmıştı. Sadece Dulkadiroğulları için 1521 yılına kadar beklemek gerekti.

1353 yılında Rumeli’ye geçen Türkler XV ve XVI. asırlarda Balkanlar’da en büyük fetihlerini yaptılar. Yunanistan, Bulgaristan, Romanya (Eflâk, Boğdan) Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Macaristan, Slovenya, Moldavya, Ukrayna’nın bir kısmı Osmanlı orduları tarafından fethedildi. Türk orduları Viyana kapılarına kadar uzanmıştı. Karadeniz’in kuzeyi aslında M.S. 374 yılından itibaren Türk boylarına yurtluk ediyordu. 1226’da tohumlan atılan Altınordu Devleti XV. yüzyıla zayıflamış olarak girdi. 1450’lerde bu devletin yerine artık Kırım’da Kırım Hanlığı, İtil Nehri’nin ağzında ve Kafkasların kuzeyinde Astrahan Hanlığı, Kazan’da Kazan Hanlığı ve Moskova yakınındaki Kasım şehrinde Kasım Hanlığı kurulmuştu. Bunlardan Kasım, Kazan ve Astrahan hanlıkları XVI. asrın ikinci yansında Ruslar tarafından yutulmuştur.

Kuzey’den Rusların, güneybatıdan Osmanlıların, güneyden Safevîler’in hücumlarına maruz kalan Kafkas havâlisinde, Özellikle Yavuz Sultan Selim’in halifeliği uhdesine almasından sonra Osmanlıların ağırlığı hissedilmeye başlanmıştı. Güneyde Şirvanşahlar, Orta ve Kuzey Dağıstan’da Kaytak, Alan, Avar ve Kumuk hanlan mevcut idi. 1578’de düzenlenen büyük sefer sonrasında Dağıstan, Osmanlı himayesine girmişti. Gürcistan da aynı tarihte zapt edildi. Lezgiler de Osmanlılara bağlandı. Kısacası XVI. asrın sonunda Kafkaslar, kuzeyden Kırımlıların güneyden de Osmanlıların taarruzları neticesinde Türk hâkimiyetine girmişti.

C- XV ve XVT. Asırlarda önemli Şehirler ve İktisadî Hayat

Üç kıtaya yayılan Türk dünyasının o zamanki ekonomik durumunu ve şâir beşerî coğrafyasını tesbit etmek epeyce zordur ve çok derin araştırmayı gerektiren bir konudur. Ancak, biz yine de o zamanın Türk dünyasının belli başlı şehirleri ve iktisadî hayatı hakkında birkaç söz söylemek gerektiği kanaatindeyiz.

Yukarıda her iki konuda ele aldığımız gibi, Ural Dağları’nın doğusunda Batı Sibirya’dan başlayarak doğu, güney, batı, kuzey istikametinde bir daire çizerek XV ve XVI. asırlardaki Türk dünyasının önemli şehirleri ve ekonomilerinin ana hatları konusunda birkaç söz söyleyebiliriz.

Batı Sibirya, Kazakistan bozkırları gibi sadece hayvancılığa elverişli olduğundan burada yaşayan Türkler, bu işle iştigal ediyorlardı. Yine de İsker (Sibir), Tiyumen gibi şehirler mevcut idi. İrtiş, İşim ve Tobol ırmaklarının kenarlarında az da olsa ziraat yapıldığına dair bilgiler vardır. Sibirya’nın güneyinde, yine Ural Dağları ve İtil Nehri’nden başlayarak doğuya Gobi Çölü’ne kadar uzanan geniş sahada günümüzde olduğu gibi hayvancılık yapılıyordu ve yerleşik olmayan hayat tarzı hâkimdi. Üçüncü kuşak bunun güneyinde, Hazar Denizi’nden Tun-huang’a kadar yer kaplıyordu. Bu kuşakta zaten, tarihin derinliklerinden itibaren varlığını sürdüren Fergane, Kaşgar, Hoten, Buhârâ, Semerkand, Kuca, Turfan, Hami, Taşkent, Yarkend ve bunların etrafındaki sayısız köy, kasaba ve şehirler (isimlerini burada saymak zor) mevcut idi. Söz konusu şehirlerde zanaat, el sanatları geliştiği gibi civarlarında ziraat, meyve ve sebze yetiştiriciliği insanları meşgul ediyordu. Hayvancılık da hâlâ önemli uğraşlardan biriydi. Fakat, asıl zenginlik kaynağı, ticaret yolu üzerinde olmasından kaynaklanıyordu. XVI. asırdan itibaren deniz ticaret yollarının keşfi burada yaşayan insanların kaderini etkileyecek ve ekonomik bakımdan geri kalmasına sebep olacaktır. Bu Türk çağında önceki asırlardan beri süre gelen, fakat Moğol istilâsı sırasında harabe hâline dönüşen Seyhun, Çu, Talaş ve İli ırmağı havâlisinde kurulu kasabaların ve bunların civarındaki ziraatin geliştiğini görmekteyiz. Yani adı geçen ırmaklar, hem ziraat hem de yerleşim merkezleri açısından önemli roller oynuyordu. Amu Derya (Ceyhun) Nehri’nin 1573 yılında mecrasını değiştirmesi üzerine Özboy yani Hazar’a dökülen kol kurumuş ve Aral’a dökülmeye başlamıştı. Neticede bir takım şehirler ortadan kalktığı gibi, bunlara bağlı ticaret yolları da değişmişti. XVI. asrın ilk yarısında 1530’lara kadar siyasî çalkantılar, savaş vb. sebepler yüzünden Batı Türkistan şehirleri canlılığını kaybetti. Zaten aynı asırda coğrafî keşifler sonucu ticaret yollarının değişmesi Türkistan’ın dünya ile olan ilişkisini azaltmıştır. Hayvancılık, ticaret, ziraat birbirinin yerine bazen Ön plana çıkmıştır.

Türkistan’a Rusya’dan İngiliz çuhası, Rus deri ve köselesi, bıçak, iğne, ufak demir eşya, ağaçtan yapılmış tabak, çanak gibi şeylerle, kara tilki ve diğer yabani hayvan derileri, avcı doğanlar, balık dişleri gibi süs eşyaları ithal edilirdi. Türkistan ise, özellikle Maverâü’n-nehir bölgesi mensucat, Kendekî, Zendenî, Kıtat, Kamka ve Edres adlı kumaşlar ve pamuk ihraç ederdi. Buhara’nın doğusundaki Katırcı hududundaki Kendek köyünün kumaşları İslâm’ın ilk asırlarından beri çok meşhur idi.

Afganistan ve Doğu İran’da ticaret yolları üzerinde bulunan Herat, Meşhed, Belh, Kabil gibi şehirler bu asırlarda canlandı ve kalabalıklaştı. Özellikle İskandinavya ve Arhangelsk ile Hindistan arasındaki ticaret yolu buralardan geçiyordu. Hindistan çok zengin, sıcak ve diğer Türk ülkelerine göre farklı bir coğrafyaya sahipti. Bu ülkede Türk hakimiyeti zamanında Lahor, Delhi, Agra, Fetihpur, Sikri gibi şehirler önem kazanmıştır.

Tebriz, Kazvin, İsfahan gibi şehirlerin daha parlak olduğu Safevî İran’ında madencilik geliştiği gibi halıcılık, seramik, kumaş dokuma, çinicilik, ciltçilik, oymacılık, tahta işlemeciliği ileri seviyede idi.

Karadeniz’in kuzeyinde Bulgar, Büler, Kasım, Kazan, Kefe, Bahçesaray,’Saray (Altınordu’nun merkezi) vb. şehirler canlılığını sürdürüyordu. Ekonomik hayat tarzı olarak Karadeniz’in kuzeyinde avcılığın ön planda olması dikkati çekmektedir. Yine canlı bir ekonomik yapıya sahip olan Karadeniz’in kuzeyindeki Türk insanı kürk, öküz derisi, başka deriler, tahıl çeşitleri, peynir, şarap, balık, at, esir (Abaza ve Çerkez) ihraç edilirdi. Anadolu’da üç limana, yani İstanbul, Samsun, Trabzon’a mal gönderilirdi. Esir ticaretini Cenevizliler yapıyordu. Rus, Tatar ve Ceneviz tüccarları meşhur idi. İthalat olarak kumaş, hah, altın, iplik, ipek ve pamuklu kumaşlar, daha çok Buhara, Harezm ve Çin’den, Hindistan’dan ise inci ve mercan geliyordu.

Osmanlı Devleti’nin iktisadî yapısı sempozyumda etraflıca inceleneceği için bu hususta herhangi bir değerlendirmeye gidilmemiştir.

 
%d blogcu bunu beğendi: